armoni de firefox' u öneriyor

Firefox 2

Saturday, May 23, 2009

Yeşiline Kaçışım

Meşguldü...her şeyden çok. Kim olursa olsun meşguldü. Ne yazık ki... Herkesin gideceği tutmuştu onun da meşgullüğünde... tıpkı geçen gün otobüsün birinde, arkaya dönük koltuklarda otururken; benim tarafımda olanların duraklarına gelip bitirdiğimiz ve kalanlarınsa gerimde kaldığı gibi. Boş koltuklara bakıyordum şimdi.
Üstelik tüylerim diken diken oldu yine. Önceki meşgul insanlara boş bakışlarım gibi. Neden bir meşguliyet olamayışımın..yok hayır istemiyorum bunu düşünmek. Ya çok kendimde hata buluyorum...ya da hiç. Ortası yok mudur?! Bir daha üstelik diyorum...bir daha...bir daha...hata bulmadan yaşamak yok mudur? İnattan öfkemin üstüne beni öfkelendiren birisinin hikayesini sakladığı şarkıyı dinliyorum. Ne alem bir insanım...ne alemde geziyorum? Nedir benim doğrularım...peki...doğru ne?
Ya bıktıysam doğrulardan? Ben doğrulardan bıkamam. Yasaklıyım buna. Kendime yasakladım. Zincirler gibi değil, koşar gibi. Ben her gün alacağım daktilonun hayalini kuran, isyanlarımı kağıtlarda söndüren bir görünüşüm. Paylaşımlarıma mutluluklarımdan iz bırakmak isteyen. Öyle olmayı amaç edinen. Olabildiysem hoş. Hoş mu gerçekten?
Tam soru sorma çağlarını bıraktım...diyemem. Sorular içimde sayfalara kazınmaya başladı. Kendi kendime cevap bulmamı isteyen. Uzun zamandır yazılarımın yanmış kısımlarını kazımadan bırakyorum kağıtlara...içine meyvesini koyacağım geliyor, varmıyor elim. O sıcaklığa, o doğallık yakışır diyorum. Meyveler içimde yeşereceği günü beklesin. Olur ya her zaman tadı olmaz onların. Yanık kısımlarını yazmadan, yalan olur yeşiline kaçışım.

O An

Işığa karşı saklıyor saçlarımın serin gölgesini. Üstüm bembeyaz...bordo ojelerim var...dudağım. Dışarı mı çıkacak belli olmuyor alnındaki çizgilerden. "Damla damla terlemişsin besbelli" "Bense üşüyorum." diyorum. Diyorum ama duymuyor zihni. Duyan sadece...kulakları.
Yüzüm hiç olmadığı kadar çökmüş o zamanlar. Ama tenim diri. Kırmızıya selam verir, bordoya sarınırmışım. Bordonun hep o içini gizlediği koyulukta kırmızıyı sakladığı bir sır ararmışım. Daha gizemli mi gelirmiş neymiş...
İşte o sıralar...bir an öyle durmaya devam ediyor pencerenin dibinde. Her akşamüstü o uçakların kalktığı yöne bakar, nereye gittiklerini söyler. Neden bugün susuyor anlamıyorum. Çatlatıyor düşünceleri...parçalıyor bulutları...tırmalıyor sesimi. İşte o çok heyecanla beklediğim andı o. İşte ne olduğunu bilemediğim, merak şimşekleri çakan, heyecanlandığım zavallı umutlarıma... Narin narin beyaz patikler...titremeye başladı ayaklarımda. Hayır daha fazla bekleyemem, sanki yok olacağıma kapı açılır, korkarım.
Heyecanlarımın ortada buluştuğu anda...bir saniye öyle acıtır ki soluğumun geçtiği yolları. Haram gelir sanki aldığım nefes, korkarım. Korkarım cevapsız kalmaktan. Bir gün olur bir ay, bir ay olur bir yıl; bir yıl, yıllar olur da...ben yaşarken buralarda, aslında o seni pencerede izlerken oturuşumun aynen bitkisel hayata geçmesidir. Ne zaman bir şey sorsalar...ben o anı düşünüyor olurum.
"Efendim?"

Wednesday, September 10, 2008

Kaçak zamanı
Kaçak veriyor aklım mantığımdan
Bir de sen çelme tak ayağıma
Düşeyim şu çimlerde
Biliyor musun dizlerim acımasa da
Ne kadar acıyor kalbim
Derisi mi çok ince ne

Kalbim oda oda
O odalar savrulur ama
Anlatamam kimseye anlatamam ki anlamazlar
Çok duygusallar bile anlamadı
Öyle mi duygusalım yoksa anlaşılmaz
Nerdeyim diye düşünüyorum bazen

Yalnızım bazen güzellikten yenmez halde çürümüş
Artık suratına bakmaz olmuşum
Pekmezini yapmış satmışım yalnızlığı
Artık yalnızlık da suratıma bakmaz

Monday, May 21, 2007

sanki yalnızca yaşamaya çalışıyormuşum gibi

Sanki yalnızca yaşamaya çalışıyormuşum gibi… Sanki sadece günleri geçirmeye çalışıyormuşum gibi artık. Oysa sonunda varacak bir şey de yok. Hani olur ya, beklediğiniz bir şey olur da iple çekersiniz zamanı, bu arada giden gider zamanda. Benim çekecek bir şeyim de yok. Bu sefer bir şey mi beni çekiyor kim bilir, ben bilmem.

Dün kızıl topraklarda duman dumana yürümüştük. Gelincik dediler bize. İnsanlar ne acılar çekiyordu mikrofonda bizim can çekişen suratlarımızı gelinciğe benzetmek için. Evet can çekişiyor gibi, can çekişiyor gibi bağırıyorduk. Ama can çekişirken, “zıpla” diye.

İnsanlık doğruyu bulurdu. Sonunda bulurdu elbet. Ama şimdi kelimenin tam anlamıyla “uğraşmak zamanı”ydı.

Bir gazetenin gençlik ekinde gençler maymunların kapattığı duyuları açıyordu. Ama korkuyorduk duyacaklarımızdan. Korkmaktan da nefret ederek.

Nasıl bir şeydi… nasıl bir şeydi iyi ya da kötü, kovulanın, nefret edilenin ayakta kalmak için değil, insanların başına geçmek için hala yarışması. Kıpkırmızı bir tarlaydı o kalbimizde. Dışındaysa hüzün. Hüzün bazen güç olurdu kızdıkça.

Friday, May 18, 2007

Sıra Senin

Dün kucağıma uzandın. Gün geçtikçe dünden önceki günlere kalacak bu. Tarih uzaklaşacak. Sonra koca hayatın içinde ufak bir iki leke olacak.
Bugün bir yorum geldi uzun zaman sonra... Bazı yorumlar şiir gibidir. Size öyle cevap verirler. Onlar yazılarımdan, ben onların yorumlarından güç alıyorum galiba. Hatta bazen bu yazıları yazmak insanı ayakta tutuyor. Çünkü, okunması gereken yazılar var ileriki günlere ait.
Nedense uzun zaman sonra ilk defa kokun... sen her kimsen... İstanbul musun nesin. Sen sevgilimsin. Ama ne eski ne yeni. Benim bir sevgilim var. Kimlik değiştirip geri dönüyor. Bu sefer de o sensin. Uzun zamandır ilk defa beni tekrar kendine aşık ettin. Aşk, sen yine şekil değiştirip geldin. Bu seferki adın ......

Friday, February 23, 2007

önce nefretle arındılar kötülüklerden
sonra göz yaşlarıyla durulandılar
gözlerim
sen bile sevmedin
armoni

Friday, February 16, 2007

Eskiler

Kaldırıma bastım. İnce yeller esiyordu hoşuma giden. Nasıl oluyorsa, perçemlerimi tokalardan kurtarıyordu ama...
Caddeler bomboş, sahil beni bekliyordu. Aslında gölgelerle savaşımının sonrasında insan hayata çok daha mutlu bakıyordu. Tek başıma yürüyebilmekten, öyle yürüyebilmekten, dalgalardaki yansımaya bakabilmekten, onları inceleyebilmekten aldığım mutluluk hayatın en güzel şeyiydi. Başarılardan çok daha başta.
İnsanlar kişilikleri bazen hiç sayarak fotoğrafta boşluğa bakıp gülümserlerken, bir insan dalgaya bakıp gülümsese boş muydu? Çözülemeyen bireyin anlamsız bırakıldığı kadar salaş...ve hiç düşünülmemiş bir düşünce bırakır gibi boş mu?
Bir banka oturup bir gevrek elinde, umursamadan sonrasında yürümenin zorlaştığı andan...ve şarkı sözlerini dinlemeye çalışarak kafanı toplamaya başladığın belki, ve artık yazmaya başladığın ana, ileriye dönmek..."hatta"sında ilerletebildiğini hissetmek...ve yalnız olmanın cesaret işi kadar güçleştiği anı parçalamış olabilmek kadar hoş mu?
Sonra korkmayınız der reçete. İz kalabilir bir parça karanlıktan. Hafif bir üzüntüde gözünüz kararabilir. Bayılacağınızı sanmayın o zaman. Eskilerden korkmayın. Eskiler sizin eskilerinizdir. Savundukça severler sizi.